“Babama yazdığım şiirleri meyhanede okurdum”



Şair küçük İskender’in meyhane söyleşisine haftanın konuğu olan Pelin Batu, meyhaneyle nasıl tanıştığını, gitmekten keyif aldığı meyhaneyi ve meyhane anılarını anlattı.

*Seninle bir meyhanede buluşmak çok özel. İnsanların tanışması, kaynaşması açısından meyhane ve meyhane adabı sana ne ifade ediyor? Yurt dışında büyüdüğün, okuduğun ilk dönemleri ayırırsak meyhaneyle tanışman nasıl oldu?

Seninle de! Dediğin gibi yurt dışında büyüdüğüm için meyhane kültürü ancak üniversite için geldiğimde gelişti bende. Babam her ülkenin içkisi var derdi, o yüzden Pakistan ya da Amerika’ya rakı hediye getirseler de oralarda aynı keyfi almazdık. Ama buraya döndükten sonra ben de coğrafyanın tatlarına ve hatlarına uyum sağlamaya başladım. İlk kez babam İzmir’de milletvekili adayıyken sahilde kırık dökük bir meyhaneye gitmiştik. Ben normalde rakıya pek yanaşmazdım zira anason tadını ve aromasını sevmem. Fakat o gün annem, babam ve kardeşimle dalgaların üstündeyken, mezeler ve küçük balıklar eşliğinde o meyhane o kadar güzel geldi ki. İşte öyle başladı benim için bu harika ritüel. 

 

*Meyhane yalnızca bir sahne midir? Ben insanların orada gerçek davrandığına inanıyorum. Sen meyhanenin gerçekleri, yüzleşmeleri, sohbetleri hakkında ne düşünüyorsun? Babanla hiç baş başa meyhaneye gidebildin mi mesela?

Bence insanlar meyhaneye içki içmek için. Dediğin gibi, genellikle meyhaneye gitmek istediğin arkadaşlarınla sohbet daha bir kıvamlıdır, bir saatten sonra içler ve şiirler dökülür, bir yüzleşme ya da “yüzsüzleşme” başlar. Babamla ilgili en özlediğim şeylerden biri, haftada bir öğlen gittiğimiz meyhane saatleridir. Genellikle önce sahhaflarımıza uğrar ve kitap alırdık, sonra Kadıköy tarafındaysak Moda’ya, Taksim’deysek Nevizade’deki İmroz’a gider, önce havadan sudan konuşur (ki havanın, suyun da ağırlığı vardır!), sonra da daha derinlere dalardık. Babama yazdığım şiirleri okurdum, o da bir dubleden sonra dinlemeyi tercih ederdi. Hiçbir zaman farklı bir dilde şiirden haz alamamıştı. Ben çok içemediğim için benimle dalga geçerdi, “nasıl şairsin sen?” diye. Ve elbette gönül meseleleri, ülke meseleleri ve futbol muhabbeti de ara sıcak olarak soframızda ısıtılır, ıslatılırdı. Şimdi sana anlatırken ne kadar özlediğimi fark ettim, ne güzelmiş...

 

*En sevdiğin meyhaneler hangileri? Var mı bir sebebi?

En sevdiğim meyhane, yukarıda da belirttiğim gibi bizim aile geleneğimiz olduğu için İmroz ve Moda’daki Koço idi. Arada Büyükada’da meyhanelere giderdik, anneannem ve dayım sağken Kuzguncuk’ta otururlardı, onlar oradayken İsmet Baba’ydı bizim mekanımız. Bir de Todori’ye giderdik. Bu bahsettiğim yerlerinin çoğuna babam gençliklerinden beri gidermiş, babam 6-7 Eylül günlerinde Koço’nun nasıl vatandaşları içeri alıp koruduğunu anlatırdı mesela. Dolayısıyla bu yerler, “bizim” yerlerimiz oldu. Babamı kaybettikten sonra çok daha az gider oldum, ister istemez bu tarihi mekanlar onu çağrıştırıyor, o yüzden senede bir iki gider oldum. Belki de kendi ritüellerimi başlatmanın zamanı gelmiştir.

 

*İyi bir gözlemcisin. Başından geçen ya da tanık olduğun, işittiğin tuhaf veya ilginç bir hikâyen var mı meyhanede yaşanan?

Teşekkür ederim. Genellikle biz ailece kendi içimizdeki hikayelere odaklandığımız için meyhane günlerimden çok fazla dış ses kalmadı. Fakat şunu hatırlıyorum: Bir keresinde İmroz’da otururken yan masadakilerin muhabbetine misafir olup masaları birleştirmiştik. Yan taraftaki beyefendi kaç kuşaktır domuz çiftçiliği yapıyormuş ama son zamanlarda birileri hayvanlara zehirli yiyecek atıp öldürüyormuş. Bu hikaye nedense beni etkilemişti, o günlerde İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası’ndaki Hınzıryedi karakterine olan sevgimle birleştirmiştim. Beni en etkileyen Taksim’in unutulmaz karakterleriyle olan sohbetlerimizdi. Akordeon çalan Madam Anahit’i kaybettikten sonra ilaçlarını bir antikacıda bulup almıştım. Ne zarif, bir taraftan hüzünlü, bir taraftan da coşku dolu bir kadındı. Sadece bir kere Tomris Uyar’la meyhaneye gitme şansım oldu, bu kadar adamın ona neden aşık olduğunu çok iyi anlamış oldum, gözlerinden ateş gibi zeka fışkırıyordu. Bir de baloncum vardı, ismini şimdi unuttuğum için üzgünüm. Aslında çok iyi şiirler yazıyor, çok acayip kitaplar okuyordu. İçli, zarif, iyi bir adamdı. Ne zaman görse, yanımıza gelir, onlarca balonunu bir yere bırakır, güzel bir şeyler paylaşır ve giderdi. İmroz’daki herkesi çok severdik, başta yakınlarda kaybettiğimiz Yorgo olmak üzere, oraya gittiğimizde kendimizi evde gibi hissederdik, hissederiz...

 

*Bir meyhane açsan, öyle hayal et, nasıl bir ortam, tasarım, müşteri profilin olurdu? Yaz bir senaryo..

Çok zevkli bir hayal. Bir kere mütevazı bir yer olurdu. Son zamanlarda türeyen aşırı lüks meyhanelerden hiç hazzetmiyorum. Meyhane dediğin, serin olacak, temiz olacak, sade olacak. Dekorasyon adına da özellikle şu olsun, bu olsun demezdim. Beyaz masa örtüsü ve iyi meze olsun yeter. Ben balıkçıdan çok mezeciyim, o yüzden mezeler iyi ve çeşitli olmalı. Bol yeşillik ve envai çeşit ot olmalı. Hayalimdeki meyhane, arkadaşlarımın buluşup rahat rahat takılabilecekleri, istediği zaman çıkıp şiir mi okuyacak, gitar mı çalacak, öyle bir huzur ve keyif mekanı olmasını isterdim. Senin, Teoman’nın ve daha nice arkadaşlarımızın gelip eğlenebileceği bir yer olmasını isterdim.

 

 

KÜÇÜK İSKENDER