Eğlence dünyamızdan bir kesit...



Hiç kuşkusuz ki Cumhuriyet’imizin ilanıyla birlikte gece eğlence hayatında başlayan yeniden yapılanma etkinlikleri en çok 1950’li yıllarda hissedilir oldu. Her yönüyle çağdaş atılımlarla dolu yıllardı o yıllar. Bir yanda yeni kimlikleriyle üst düzey hizmet veren modern barlar gece eğlence hayatındaki yerlerini alırken, diğer yanda emektar meyhanelerimizde de yenilikler yaşanıyordu. Bu yeniliklerin başında da hanımların meyhaneleri tercih etmesi olmuştur.


Aynı dönemde düzenlenen “Cumhuriyet” ve “Basın” balolarının ihtişamını anlatmaya dilin gücü yeter mi bilemem. Şu da yadsınamayacak bir gerçektir ki, “Güzel Sanatlar Akademisi Kıyafet Baloları”nın her biri birçok filme konu olabilir, bu filmler gişe rekorları kırabilirdi. Aynı günlerde 114 müzisyenden oluşan “Philadelphia (Pensilvanya) Filarmoni Orkestrası” Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda İstanbullulara unutulmaz anlar yaşatmıştı geceler boyu.


Gece eğlence hayatında bu güzellikler yaşanırken sahnelerde de büyük değişimler yaşanıyordu. Değişim rüzgârlarını Zeki Müren’in başlattığı söylenirse yanlış söylenmemiş olur. Zeki Müren sahnelerde kıyafet devrimini Mahmut Anlar’ın Küçük Çiftlik Parkı Gazinosu’nda yaptı, hem de en görkemli ve şaşalı bir şekilde. Önce gazinonun oturma kapasitesi iki misline çıkarılarak iki bin kişiye hizmet verebilecek duruma getirildi. Daha sonra da sahne genişletilerek çağdaş tarzda düzenlendi. Zeki Müren inanılmaz güzellikteki sesi, saz heyeti ve muhteşem kostümleriyle sahnelerde yepyeni bir dönemi açmıştı artık.


Göz kamaştırıcı bu yeniliklerden yaklaşık on yıl sonra Nurhan Damcıoğlu da “bir bakıma kadınlar adına” daha büyük çağdaş bir atılımı sahnelerde sergiledi. O günlere dek kadını “neredeyse” sadece oryantal dans gösterilerinde ya da striptiz programları sayesinde tanımaya çalışanlar, Nurhan Damcıoğlu’nun çağdaş atılımıyla şık giyimli hanımların sahnede çok daha çekici ve etkileyici olduğunu keşfettiler.


Nurhan Damcıoğlu şöhretin zirvesine tırmanırken kola ile tanışalı epeyce olmuş, genç kuşak da “fast food”un o aldatıcı cazibesine girmeye başlamıştı. Aynı günler basın dünyamızın emektarlarından biri olan Güngör Denizaşan her ayın 13. günü “Sosyete 13” dergisini çıkarmaya başlamış, sempatik tavırlı Zozo Teledo da spor yazarlığından ayrılıp “Hafta Sonu” dergisinin magazin ordusuna katılmıştı.
Ayrıca ekranı siyah beyaz da olsa televizyonumuz da vardı o günlerde ve “Jill” gelebilirdi artık. “Eskimiş çoraplarınızı atın” diye haykırarak geldi Jill… Eskimiş çoraplarımızı atıp Jill’le karşılaşırken, tutum haftaları, yerli malı haftaları çok gerilerde kalmış, tüketici toplum olmanın kapılarını ardına kadar açmıştık. Ve inanılması güç ama Beyoğlu’nda pantolon giyen hanımlara rastlanıyordu sık sık, hem de mini etek giyen sıska bacaklı ve atkuyruğu saçlı sarışın kızlara inat.


‘68 Kuşağı’ insanlarının rüzgârları da esiyordu her yönüyle, hem de fırtına gibi, kasırga gibi, tayfun gibi… Karşısında durabilene aşk olsun. Her alanda özgürlüğü ve ortak yaşamı savunan, şiddet aleyhtarı “Hippiler” dünyanın en ünlü meydanlarını kuşatırken, Paul McCartney, John Lennon, George Harrison, Ringo Star (Richard Starkey) rengârenk bulutlar üzerinde sevecen gülücükler, sıcacık öpücükler gönderiyorlardı hippi dostlarına.


Bütün bu yaşanan güzelliklere rağmen elegan kıyafetli muhabbet tellalları ceplerinde özenle sakladıkları kataloglarıyla mesleklerinin en ince ayrıntılarını büyük bir titizlikle uyguluyorlardı. Hem de Beyoğlu’nun en işlek yerlerinde, en mutena köşelerinde.
Bu arada engin sabrınıza ve o yüce hoşgörünüze sığınarak resim kataloglu, “zevk-ü sefa” aracısı bir beyle ilgili bir anımı aktarmak isterim sizlere.


Bir akşam, dönemin ünlü birahanelerinden Otomatik’te birkaç bardak bira içtikten sonra Taksim tramvay durağına doğru yürüyordum. Hava epeyce serin ve rüzgârlıydı. Karşıdan üzerime doğru gelen birini gördüm. Smokine benzeyen siyah elbisesi, bordo papyonu, başında fötr şapkası vardı. Mendil cebinden de beyaz puanlı, bordo renginde bir mendil sarkıyordu. Tanca Kundura Mağazası’ndan alınmış olması muhtemel rugan ayakkabıları vardı ve ayakkabıları hafifçe yüksek ökçeliydi. “Bu bey baloya gidiyor herhalde” dedim içimden. Çünkü o yıllarda baloya gidilirken bu tarz giyinilirdi.


Karşı karşıya geldiğimiz an “Varsa, ateşinizi rica edebilir miyim?” dedi kısık bir sesle. “Pek tabii, lütfen” diyerek yaktım sigarasını. Bir nefes aldıktan sonra “Bir dakikanızı rica edebilir miyim?” dedi bu sefer. “Pek tabii, ricanız nedir ki?” diye sordum. Yumuşak bir üslupla ve etkileyici bir ses tonuyla “Elimde birbirinden güzel yirmi ahu dilber var, fiyatları da oldukça makul” dedi hafifçe gülümseyerek. Hoppala, çattık belaya dedim içimden. Ardından gayet kibar bir şekilde ceketinin iç cebindeki resim kataloğunu çıkarıp ahu dilber olarak vasıflandırdığı -oldukça erotik pozlar vermiş olan- hanımları birer birer göstermeye başladı. “Teşekkür ederim, belki bir başka sefere” diyerek yoluma devam ettim. Yürürken saatime baktım, 21.15. “Beyoğlu’nun ikinci yüzündeki yaşam başlayalı on beş dakika olmuş” dedim içimden.


İşte bir dönemde, gençlik yıllarımda eğlence dünyamızda yaşananlardan kısacık kesitler bunlar. Eğrisiyle doğrusuyla, hiç eksiltmeden ve hiç abartmadan bende iz bırakan anılardan küçücük bir demet… Çoğu zaman eskilerden dem vururken bunları da es geçemezdim pek tabii ki.

Sohbetiniz daim olsun efendim…


Vefa Zat
05 11 2016 (T)

Karagümrük, İstanbul